Kokteyl Edebiyatı
- Ertan Alınbay

- 3 Ara 2025
- 1 dakikada okunur

Bir kadehin içinde ne kadar şiir
saklıdır?’’
Belki bir ömür, belki bir dize, belki de sadece bir esriklik anı.
“Edebiyat tarihinde sarhoşluk çoğu kez yalnızca bir alışkanlık değil, bir metafor olarak da karşımıza çıkar. Bir kadeh, şairin zihnindeki zincirleri kırmaz ama bazen onun kırılganlığını, yalnızlığını ya da dünyayla hesaplaşmasını görünür kılar. Antik Yunan’dan Baudelaire’in absintli dizelerine, Neyzen Tevfik’in meyhane masalarından Edip Cansever’in şiirlerine kadar sarhoşluk, bir ilham kaynağı olmaktan çok, insan ruhunun sınırlarını yoklayan bir arayışın ifadesi olmuştur. Bu yazıda, ‘sarhoşluk’ ile ‘yaratıcılık’ arasındaki kadim bağı romantize etmeden, edebiyatın belleğinde nasıl yer bulduğunu inceliyoruz.”
Can Yücel'in Şarabı
“Datça’nın tuzlu rüzgârında, bağların arasında, bir kadeh şarabın dudaklarda bıraktığı tortu gibidir Can Yücel’in şiiri: biraz hüzün, biraz kahkaha, biraz da hayatın en sade hali. O, şarabı sadece bir içki olarak değil, dostluğun ve samimiyetin simgesi olarak görür. Şiirlerini de aynı masada, aynı kadehten paylaşır gibidir. Can Yücel’in şarabına baktığımızda aslında onun dünyaya bakışını, dostlarına sarılışını ve kelimelerle kurduğu o derin kardeşliği görürüz.”
Bir yudum daha aldığımızda, o şarabın içinde yıllanmış bir yaşam felsefesi hissederiz. Datça’nın güneşiyle olgunlaşmış üzümler gibi, Yücel’in dizeleri de zamanla derinleşir, kabuk tutar, ama özündeki samimiyetini asla yitirmez.Onun için şarap, yalnızca bağdan değil, insandan da süzülür; dost sohbetlerinde, şiir gecelerinde, bir gülüşün arkasına gizlenmiş bir hakikattir. Belki de bu yüzden, Can Yücel’in şarabı da, şiiri de insanı sarhoş etmez— sadece içimizi ısıtır, bizi biraz daha insana yaklaştırır.








Yorumlar